Bursa: Beyaz Perde’deki kent (Tamer Uysal’ın yazısı - Okuyucudan gelenler -)

16 Eylül 2008 – 12:30

BURSA: BEYAZ PERDEDEKİ KENT

Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki
A.Telli

Evliya Çelebi 17.Yy’da İstanbul dışına yaptığı ilk seyahatinde
Bursa’ya gelir. Dönemin Bursasından bahsederken Uludağ’dan akan
pınarların suladığı servi, çınar ve gülistanlar şehridir der. Ancak
günümüzde durum değişmektedir. Hukuk, çevre ve insan hakkı tanımaz plan,
program ve kararlarla oldu-bitti politikalarla yağmalanan kentlerden biri de
Bursa’dır çünkü. Orman, dağ, deniz hatta yüksek katlı binaları da
hesaba katarsak havası bile yağmalanmıştır. Çıkıp Uludağ eteklerinden
ovaya bakın. Bursa’daki talanın bütün izlerini görebilirsiniz.

Bursa denince de akla Uludağ gelir. Bitinyalılar döneminde kent Uludağ
eteklerindeki şehir anlamına gelen Prusa Olympos (Uludağ Bursa’sı) adıyla
anılırmış. Uludağ’da durum farklı mı peki? Bursa’ya 30-35 km.
uzaklıkta yaklaşık 2500 metre yükseklikte otel ve kış turizmiyle ünlü
bir dağ orası. Bodrum ve Çeşme’lerin manzarası TV kanallarının yaz
bezemi ise Uludağ da kışların. Demek zaman ve mekân söz konusu olunca
felsefe dumura uğramış; azla yetinip yoksulluğu yücelten Antisthenes,
Mahavira ve A.Schopenhauer gibi filozofların kulakları çınlar mı bilinmez
fakat tanrıların dağı Olimpos bile keşişler yerine artık yaşama biçimi
olarak eğlenceyi tercih eden sosyeteye mekân olmuştur.

Oysa Bursa bütünüyle bir doğa, kültür ve tarih şehridir. Şehri harir
(ipek şehri)’dir. Camiler, dutlar, çınarlar, hanlar, hamamlar şehridir.
Türk Sanatının sevimli karakterleri Hacivat’ın ve Karagöz’ün
memleketidir. “Paramparça Şiir”de Enis Batur:

Bahçeler kestane, diken ve çocuk
Topluyordu hala. Bir bakıyorduk,
Serin bir soluk taşıyordu sucular

diyordu. Şimdi ne dutluk kaldı geriye, ne kestane. Ne İpek Yolu kaldı
geriye, ne ipek…

Eski Yeşilçam melodram filmlerinde Bursa bilhassa Uludağ’ı gösteren
sahnelerde sık sık görünürdü. Çünkü o dönemler yılda 300-400 film
çekilirdi. Aşk-ı Memnu, tek kanallı siyah-beyaz dönemin ilk dizisidir.
Özel TV kanallarındaki artış sinemayı ikinci plana iterken dizi
yapımcılarının ve cast (oyuncu) ajanslarının işine yaramıştır. Yılda
100-150 dizi çekilmeye başlamış ancak sadece 10-15 tane de eli yüzü
düzgün film yapılmıştır.

Dizilerin 2 binlerde prototipi ise “Asmalı Konak”tı.  Ürgüp’te
çekilen bu dizinin fazla ilgi görmesi aynı yıl içerisinde (2002) aynı
türde Kırık Ayna, Berivan, Zerda, Hızma, Keje ve Azad gibi ağalı dizi
furyasını başlatmıştı:

Kınalı kar, kınalı kar
Sende büyük bir ahım var
Gelinlerin güveylerin
Kavuşmaz mı yüce dağlar

Nar çiçeğim, masal yüzlüm
Teni gonca kömür gözlüm
Kınam karda bitecekse
Varsın alsın beni ölüm

Sabahat Akkiraz’ın seslendirdiği şarkıyla akıllarda kalan “Kınalı
Kar” dizisinin çekimleri aynı dönemde Cumalıkızık’ta gerçekleşti.
“Cumalıkızık”, Bursa’daki küçük bir Osmanlı köyü. Figüranlar bu
vesileyle Bursalılar olmuştur zaman zaman. Kınalı Kar dizisinden sonra
köyün adı daha sık duyulmaya başlamıştı. Önceden önemi bilinen köyün
bu diziyle iç turizmdeki değeri iyice artmış, öyle ki Bursa’da köye
sefer yapan minibüsler bile “Kınalı Kar”a gider diye yolcu taşımaya
başlamıştı…

Cumalıkızık ve Trilye, zamanın durduğu tarih kokan nadir iki saklı
hazinesidir Bursa’nın. Her ikisi de metropol kentin bitişiğinde
yeralmasına rağmen yerleşim, doğa ve yaşam tarzı deformasyona
uğramamıştır.  Bu yüzden yıllardır çalışma odamın duvarlarında
asılı duran resimlerden birisi oluklu kiremit çatılı evlerin yemyeşil
bitki örtüsüyle bütünleştiği Cumalıkızık köyü peyzajıdır.

Bursa tam 19 yıl kuşatma altında kalmıştı. Şehrin kuzeyden önce Mudanya
alınarak denizle irtibatı kesilirken daha sonra güneydeki Atranos (Orhaneli)
elegeçirilip Bursa’nın çevresindeki abluka iyice daraltılmıştı. Bursa
yakınlarına kadar gelen Orhan Gazi kuşatmayı kolaylaştırmak için civarda
köyler kurdurmuştur.  Osmanlıların Bursa’yı fethi sırasında lojistik
destek görevi gören bu köylerden biri de Cumalıkızık’tı.
37 yıl Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapan Bursa Osmanlı Devleti’nin
dibacesiyken Mudanya Konferansı nedeniyle cumhuriyet temellerinin atıldığı
Mudanya ise Türkiye Cumhuriyeti’nin muştusudur.  “Trilye” ise
Mudanya’ya 10 km. uzaklıkta ufak bir kıyı kasabası. Anadolu’daki birçok
benzer köyde olduğu gibi Türk-Rum kültüründen izler taşıyor: Kayaköyü,
Kalkan’ı, Şirince, Adatepe ve diğerlerini anımsayın.
Karmylassos (Kayaköy) özellikle “Gece Yolculuğu” filminde. Kalamaki ya
da bugünkü adıyla Kalkan belgesel filmlerde sık sık yeralmaktadır.
1920’lerdeki mübadeleden sonra Rumlar bu köyleri terkettiğinden hepsi
birbirine benzer nitelikler taşır. 1987’de sit alanı ilân edilen Trilye
tarihte duvarlarına ilk defa resim yapılan kiliseyi barındırır.
Trilye’ye bağlı Siye (Kumyaka) köyünde ise dünyanın en eski
kiliselerinden biri bulunmaktadır.  Lakin kiliselerin hepsi de harap
durumdadır.
Batık tapınakların görüntüsü
Belirsizliğin, bilgeliğin anası
Çekişmenin, barışın anası
Yaşamın yurdu

Eski Yunan söylencelerinde bir seferden bahsedilirdi. Kral tahtını üvey
kardeşine kaptırmıştır. Fakat kralın oğlu büyüyor, delikanlılık
çağına geliyor ve tahtını geri istiyor. Ondan sefere çıkıp altın postu
geriye getirmesi isteniyor. Adı İason’dur kralın oğlunun.  Özgen Acar,
Cumhuriyet’te  “Kavşak” adlı köşesinde (27.06.2008) İrlandalı yazar
Tim Severin’in “İason’un Yolculuğu” adlı kitabından bahsederken
efsaneye değinmiş. Rivayete göre kanatlı koç iki kardeşi sırtına alarak
bir Karadeniz ülkesine kaçırmış: “Helle adlı kız çocuğunu Çanakkale
boğazında düşürünce buraya Hellespont adı verilmiş. Friksos adlı erkek
kardeş Kolkis’e varınca Kral Aietes’e kanatlı koçun altına dönüşen
postunu hediye etmiş. Sonra kaptan İason, gemi ustası Argos’a ‘Argo
(hızlı)’ adlı bir tekne yaptırarak altın postu ele geçirmek için
olağandışı maceralar atlatarak Kolkis’e yelken açmış”…

Bu sefere katılanlar Mysia kıyılarına vardıklarında tahminen Mudanya
limanında karaya çıkmışlar. Büyük Yunan şairi Seferis 1945-1951
yılları arasında Yunanistan ve Türkiye’de tuttuğu notlardan “Bir Şairin
Günlüğü”nü yayımlamıştı. 1914′te ailesiyle Atina’ya göç eden şair
çağdaş Yunan şiirinin en büyük ustalarından kabul edilir. 1900′de
İzmir’in Urla ilçesinde doğan Seferis’in yaşamının ilk 14 senesi İzmir’de
geçmiş. Türkiye dahil birçok ülkede diplomatik görevlerde bulunan Seferis,
bu kitapta Bursa’ya yaptığı yolculukla edindiği izlenimleri de aktarıyor.
23 Nisan 1949’da Bursa’ya varmak için yola çıkan bir gemiyle tıpkı
söylencedeki Arganaut’lar gibi Mudanya limanına varıyor:

Kıyıda bir çeşme, nar ağaçları
Altında bir hendek, batan güneş
Işığında narlar, kamışlar ve çocuk sesleri

Boşuna şarkılar yazılıp bestelenmemiş Mudanya Güzeli için. Mudanya
sahilleri zeytin ağaçları, denizden esen poyraz rüzgarların temizlediği
havası ve bol oksijeniyle herkesi büyülüyor çünkü.

TV kanalları tatilci görüntüleriyle televole ve müstehliklerin beslenme
programlarından geçilmezken bilakis nüfusun nerdeyse yüzde 80’i aç ve
yoksul bir memleket olduğumuz unutulmamalı.  Yörenin meşhur çupra
balığının tadına bakarken bile tek aktivitesi yemek olanlara bozulan benim
gibilerin balıkçının masasındaki reyhanı okşarken ister istemez bazı
dostları gelir aklına… Doğaya sığınmamız bir köşeye çekilmek ve
tekdüze kâşâneler yapıp eğilip bükülerek oturmak çaresizliğinden mi
yoksa bizi şeyleştiren, şehirli ilişkilerden kaçarak içimizdeki üretme ve
paylaşım gücümüzden mi? Doğa bunu açığa vurma cesaretini gösterir biz
gibilere.

Ahmet Hamdi Tanpınar “Bursa’da Zaman” şiiri münasebetiyle Bursa’da
pek yüceltilir, kimileri de edebi metinlerine sık sık alır ve yazılarını
süslerler ya Bursa’ya değindiğim bu yazıda ben de alıntı yapmak isterim;
Huzur adlı romanından: “Bir şairin en büyük keşfi, kendi muharririni,
iç âlemine doğru kendisini götürecek olanları bulmaktır” demişti
Yazar. Neden aktardım çünkü arsenik, siyanür, çöp varilleri vesaire
toplumumuza reva görülen son dönemlerdeki her türlü doğal ve insan boyutlu
kirlenmenin can sıkıntısıyla kentlere küserek tarihsel gelgitler içindeki
doğaya arada bir sığınışımız bir anlık soluk almaya gereksinim
duymamızdan olsa mı gerek.

Trilye’nin doğusunda kıyıda bir mendirek yeralıyor. Sık TV izlemesem de
“Sev Kardeşim” adlı diziden burada çekilen sahneyi hatırlıyorum.
Gündoğumunda Cumalıkızık, günbatımında Trilye’nin yeri
bambaşkaymış. Cumalıkızık’ta adeta doğal bir kameriye sergileyen
manzaranın, Trilye de ise denizle aşır neşir olduğunu görüyorsunuz. Bu
yüzden Cumalıkızık’ta ormana, Trilye’de ise doğa türküsünü denize
söyletiyor. Bunlara ait akla egemen his yemyeşil bir aydınlık ve zeytuni
pırlantanın içimizdeki aksi olmalıdır. Ömer Bedrettin Uşaklı, Mülkiye
Mektebi’ni bitirdikten sonra Mudanya’ya kaymakam muavini olarak atanmadan
önce maiyet memurluğu stajını Trilye’de yapmış, “Deniz Sarhoşları”
şiirini de 1926 yılında burda yazmış:

Köpükten omuzları birbirine dayanmış,
Yüksek, mağrur başları akşam rengiyle yanmış,
Sahile koşuyorlar bak deniz sarhoşları!…

Bazen yırtık yelkenli bir sandala çarparak,
Bazen ufkun kıpkızıl şarabına taparak
Gitgide coşuyorlar bak deniz sarhoşları!…

Rüzgârların ıslığı en yakın yoldaşları…
Yıllarca dövünerek içi yenmiş taşları
Bir anda parçalayıp doyacak bu sarhoşlar!…

Çılgın gönüllerinde aşkın en büyük kini,
Yosunlu kayaların o yeşil gözlerini
Deli âşıklar gibi oyacak bu sarhoşlar!…

Gezi boyunca Trilye’nin zeytinyağları boy boy şişelerde gözünüzü
alır. Cumalıkızık’ta bahçelerinden taptaze toplanmış kiraz ve
ahududular. Bir de her iki yerde saksılarda yöreye özgü çiçekler var.
Cumalıkızık’ta bu kez görmedim pek ama Trilye’de pembe, mor ve beyaz
küpe ile ortanca çiçeklerini görmüştüm.

Cumalıkızık’ta anıtsal çınarlar bulunuyor, ıhlamurlar mis gibi
kokuyor. 1988 yılından bu yana Haziran aylarında en iyi ahududu meyvesi
yetiştirenlere ödül verilen bir şenlik düzenleniyor. Uludağ
yamaçlarındaki köyde içme suyu buz gibi. Daracık sokaklarındaki yassı
taşların tam ortasından ipil ipil, insanın içini bile serinleten sular
akmakta…

Anıtlar Yüksek Kurulu’nca, Cumalıkızık 1980 yılında koruma altına
alınmış. 1990’da tescil işlemleri tamamlanan Koruma İmar Plânı
1993’te onaylanmış…

Dönemin Belediye Başkanı Erdem Saker: 1998’deki ortaklık protokolü ile
Yıldız Teknik Üniversitesi’ne bir kentsel SİT alanı koruma amaçlı
uygulama imar plânı hazırlatılıp projenin bir koordinatörlük
vasıtasıyla yürütülmesine karar verilmiş. Bursa Belediyesi’ne bağlı
Yerel Gündem 21 şubesi ve Bursa’daki yerel bir UNESCO girişimleriyle plân
uyarınca ilk önce birkaç ev satın alınıp onarılmaya başlanmış. Evler
şimdi rengarenk, sarı, beyaz ve mavi tonlarda boyanmış.

Köyde kooperatif kurulmuş, kadınlar ve gençlere kurslar açılmış.
Satış yeri, lokanta ve kafeterya gibi turistik üniteler açılıp ekotarım
ile ekoturizm uygulamasına geçilmiş. Cumalıkızık’ın otantik dokusunu
bozmayan, eskiyle yeni değerleri kaynaştırmayı hedefleyen örnek konsept
(proje) uygulanmaya başlamış. Belediyenin bu PR çalışması (halkla
ilişkiler) sayesinde Cumalıkızık olumsuz tesirlerden biraz kurtulmuş. Amaç
köyden göçü önleyerek doğal doku içinde kalkınma gerçekleştirmekmiş
zaten.

Bugün Cumalıkızık  Dünya Miras Listesine aday doğal ve kültürel
varlıklarımızdan biri. Osmanlı dönemi kırsal yaşamını yansıtan
müzemsi görünümü nedeniyle yapım şirketleri arada uğruyor buraya.
Kınalı Kar dizisinde kullanılan konak Cumalıkızık’ta en gözalıcı
olan. Velakin yörenin gözlemesi de meşhur olmuş. Restoran olarak kullanılan
konakta dekorun tadına varmak için bende içeriye girip köy mantısı
yemiştim.

Bursa’nın 10 km doğusunda yer alan Cumalıkızık köyüne Bursa–Ankara
karayolundan Uludağ eteklerine doğru sapan 3 kilometrelik yol sonunda
ulaşılıyor. Yol üstünde pek fazla boşluk yok. Bursa merkez sınırları
içinde kalan köyü daha iyi hizmet alsın diye 1987’de mahalleye
çevirmişler. Bursa genişledikçe köy çevresi de peyderpey mahalleye
dönüşmüş. Köy arazisi azalmış, kestane ağaçları zamanla kurumuş.
Bazı eski yapılar yıkılmayla yüz yüze şimdi, korunması biraz lafta
kalmış.

Süleyman Demirel’in sık sık söylediği “Tarımda, dünyanın kendi
kendisine yeten 7 ülkesinden birisiyiz” lafı vardı. Avutmaydı tabi bu laf.
Can Barslan Fasulye filmiyle ilgili kaleme aldığı bir makalesinde “Demirel,
7 ülkeden biriyiz diyor ama asla diğer 6 ülkeyi söylemiyordu” diyordu.
Cumalıkızık’taki proje başarılı olsa başka yöreler için örnek
oluşturucaktır. Hakeza Trilye de şimdiki güzel görüntüsüyle
masuniyetinden pek taviz vermemiş görülüyor. Eski yapılar (Taş Mektep
gibi) onarılmaz, satılığa çıkartılan zeytinlikler sonunda muhtekir ve
muhteris, tamahkâr ve tahripkâr alıcılara kucak açmazsa bugünkü
güzelliğini yitirmez…

Trilye’de şimdiye kadar Cahide (1989), Kurtuluş (1996), Cumhuriyet (1998),
Kınalı Kar (2002), Şapkadan Babam Çıktı (2003), Melekler Adası (2004),
Kezban Yenge (2005) ile Sev Kardeşim (2006) dizilerini filme çekmişler.
Cumalıkızık’ta da Kuruluş/Osmancık (1987), Yeniden Doğmak (1987),
Ateşten Günler (1987) ve Yeşeren Düşler (2006) adlı TV dizilerinin yanı
sıra arabesk şarkıcısı F.Tayfur’un “Çeşme” adlı şarkısının
klibi vs. ile Fasulye (1999) ile Dar Alanda Kısa Paslaşmalar (2000) filmi
çekilmiş…

İyi bir kitap okursun…
İyi bir filme gidersin…
Bir an her şey mümkün görünür,
Umutlanırsın…

demiş “Sinemadan Çıkanlara Öyküler” adlı kitabında L.Gülden Treske.
Cumalıkızık ve Trilye… İkisi de adeta sete dönüştü. Şimdi bu sayedeki
tanıtımların semerelerini topluyorlar. Belki bir gün o diziler de yeniden
derlenip toparlanır ve sinema filmi olarak tarihte yer alır. Güzel
Cumalıkızık’la, Trilye’den beyaz perdeye iz kalır. Zira çıkartılmak
istenen SİT alanları ve ormanlık arazilere yapı izni veren yasa uygulansa
bütün bu güzelliklerden geriye eser kalmayacaktır…

Sinema Osmanlı Devleti’ne Paris’te 22 Aralık 1895’teki ilk gösterimden
bir yıl sonra girmiş, halka açık ilk film gösterileri Beyoğlu’nda
yapılmıştı. İlk sinema salonu 1908’de İstanbul’da açılmıştı.
Anadolu’daki ilk sinema salonu 1909’da önce İzmir daha sonra Ankara ve
Bursa’da açılır. 1930’larda yazlık ve kışlık sinemaların sayısı
hızla artarken yazlık sinemalar döneminde Bursa’daki sinema sayısının
300’ü bulduğu söylenir ve Bursa’daki sinemaların özellikle
Setbaşı’nda toplandığı görülür.

1986’da Bursa’da da 12’si kapalı 4’ü yazlık olmak üzere sadece 16
sinema salonu bulunduğu belirtilmektedir (Nilgün Abisel, Türk Sineması
Üzerine Yazılar). 1990’da özel TV kanallarının devreye girerek sinema
filmlerini arda arda göstermesiyle sinema salonlarına ilgi azalmaya başlar.
Günümüzde uzun tahta sıralarda çekirdekle gazoz eşliğinde mahallecek
seyredilen film dolu günler artık çok gerilerde kaldı. Eski sinema
salonlarının yerini az sayıda da olsa modern teknolojiyle donatılmış anfi
veya cep sinemaları aldı. Açıkhava sinemaları ise yaz ayları boyunca
düzenlenen etkinliklerde yaşatılan bir “nostalji” olarak kalmıştır…
Yoğun göç ve nüfus artışı, plansız sanayii ile çarpık kentleşme,
trafik (ulaşım) ve çevre kirliliği vb. etkenlerin yarattığı yorucu bir
tempoda kent insanı ancak sinema gibi kültürel etkinliklerle yeni bir soluk
alabilir. Bursa, sinemadaki sanat yönü ve seyirci ilgisi bakımından
potansiyele sahip bir kenttir. Bursa zaman zaman önemli şenlik, sinema
günlerine vs. evsahipliği yapıyor çünkü. Bursa’da ilk kez 1967’de
sinemayla ilgili olarak “Bursa Sinema Derneği” adı altında Ömer Tuncer
isimli kişi bir etkinlikte bulunmuş Setbaşı’nda Mahfel yanındaki “Saray
Sineması”nda 32 tane film göstermişti. Bu alanda ilk ciddi adımın ÇASOD
(Çağdaş Sinema Oyuncuları) ve Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin
işbirliği ile “Bursa Ulusal Sinema Şenliği” adıyla 2000’de
atıldığı görülmüş ve şenlik kapsamında ulusal ve uluslar arası çapta
sinemacılar kente konuk olmuştur. 2007 yılındaki bir organizasyon ise
Bursa’da bir ilktir. Bu kısa film etkinliğinde de Bursa’da çekilen,
Bursalı yönetmenlerin yaptığı ya da katkı sağladığı filmlerin
gösterimi gerçekleştirilmiş ve Tan Tolga Demirci’nin 2004 yılında Altın
Portakal ile ödüllendirilen “Alfabetik Düşler” filmi de gösterilmişti.
Geçen yıl Güzel Sanatlar Akademisi’ni Mudanya’ya kazandıran
Üniversite’nin en küçük kentlerde bile bulunan İletişim Fakültelerinden
birisini de Bursa’ya açtırarak kenti sinemayla buluşturan etkinliklere
öncülük yapması beklenmektedir şimdi…

Sinemanın serüveni aslında insanlık tarihi kadar eskidir. İnsan dili
kullanmadan önce meramını anlatmak için taşı oyarak şekiller çizmişti,
sonra müziğe başvurmuştu. Resim ve heykelin ardından da yazıyı
kullanmıştır. Tüm sanatların bileşimidir sinema. Bir film ancak
emekçileriyle bütündür ve oyuncuları, teknik ekibi de ilave edersek,
büyük bir dayanışma ürünü olduğu görülür çünkü. “Göl” filmini
hatırlayın. Üç önemli ismi biraraya getirmişti: Ömer Kavur yönetmeni
filmin. Selim İleri senaristi, Atilla Özdemiroğlu müziklerini yapmıştı.
3’ü de ülkemizin sanat alanında yetkin ve saygın isimlerindendir.

Edebiyatla süren iletişim ve sanat serüveninde sinemanın ortaya çıkışı
19.Yy’ı buldu. İlk kez bir İtalyan yazar Ricciotto Canuda yedinci sanat
olarak adlandırmıştır sinemayı. Dünya sineması geçen Yy’ın başında
ortaya çıkarak bazı bağımsız akımların katkısıyla gelişim
sürdürürken Türkiye sineması ise kendine özgü sinema dilini
yakalayamamıştı. Kuşkusuz bu durum ülkenin içinde bulunduğu toplumsal
koşulların özellikle politik sansürün eseridir. Doğumundan günümüze
sinemamız yasakçı bir kültürün ve Amerikan popülerliğinin şematizmiyle
ürün vermektedir. Sadece bir kaç yerli yaratıcı ismiyle anılırken
Yeşilçam ve Hollywoodcu TV kanallarının anlayış kalıpları belirlemiştir
sinemamızın yazgısını…

Bursa bu imkânlardaki Türkiye sinemasına Ahmet Sert, Ertem Göreç, Orhan
Aksoy ve Mahinur Ergun gibi yönetmenler kazandırmıştır.
Bursa doğumlu olup sinema filmlerinde rol alan oyunculardan bazıları
şunlardır: Halil Ergün, Hüseyin Kutman, Erdal Özyağcılar, Semra Özdamar,
Tarık Tarcan, Hande Ataizi, Ceyda Düvenci, Vildan Atasever, Murat Akkoyunlu,
Olgun Şimşek, Demet Şener, Ali Uyandıran, Erkan Can, Şerif Sezer. Konusunun
Bursa’da geçtiğini ya da Bursa’da çekildiğini bildiğim filmler ise
şunlardı: Yol (1981), Gün Doğmadan (1986), Sarı Mercedes (1987), Harem
Suare (1999), Fasulye (1999), Dar Alanda Kısa Paslaşmalar (2000), İçerideki
(2002), Hacivat, Karagöz Neden Öldürüldü?(2005), İki Koca Adam ve Bir
Küçük Bebek (2007).
Yol, Ankara Sinema Derneği’nin yaptığı anket sonucu belirlenen En İyi 10
Türk filminden biridir.  Senaryosu Yılmaz Güney tarafından yazılmıştır.
Yılmaz Güney devrimci kişiliği, yaşamı, sanatı ve dünya görüşü
itibariyle Türkiye’de çok sevilen ve tartışmasız sinemamızın
yetiştirdiği en büyük ustalardan birisidir. Son hapisliğinde Mudanya
açıklarındaki İmralı Adası yarı açık cezaevinde kalmış ve buradan
1981’de yurt dışına kaçtığı Isparta’daki cezaevine nakledilmiştir.
İmralı’da tutukluğu sürerken başladığı “Yol” filminin senaryosunu
Isparta Cezaevinde tamamlamıştır. İmralı Cezaevi’ndeki gözlemlerini de
katarak “Ben bazı yakın arkadaşlarım aracılığıyla, hüznü, sevgi ve
kederi anlatmaya çalıştım; her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz
ve inanılmaz bulunsa da” sözleriyle ifade ettiği gibi 12 Eylül
cuntasının ve sıkıyönetimin en karanlık günlerinde cezaevindeki beş
mahkûmun Türkiye’nin değişik yerlerine yaptığı yolculukları aktarır:
“Yol, yarı açık cezaevinden bir haftalığına izne çıkmış beş
mahkûmun yol hikâyesidir. Önce otobüs ve trenle süren yolculuk boyunca,
ayrı ayrı beş mahkûmun hayat hikâyeleri ve yaşantılarından kesitler
aracılığıyla, alabildiğine geniş ve ayrıntılı bir Türkiye panoraması
çizer. Yoksul ve ezilmiş insanlar, feodal yapı, feodal düşünce ve
koşullar altında yaşamaktadırlar. Mahkûmlardan Mevlüt, Yusuf, Seyit Ali,
Mehmet ve Ömer’in “yitik yaşamları”na tanıklık eder. Dolayısıyla
konusu mahkûmlar aracılığıyla anlatılan hikâyenin sunduğu panorama,
asıl olarak, ülkenin ‘içerisi ve dışarısıyla 45 milyonluk bir
hapishane’ olduğu gerçeğinin altını çizer” (kapak yazısı).

Agah Özgüç’ün deyişiyle Türk sinema tarihinde baştan sona bir romana
konu olabilecek kadar hareketli bir serüveni olan bir filmdir “Yol”.
Yılmaz Güney, Erden Kıral’ın Ayvalık Cunda Adası’nda başladığı ilk
çekimleri iptal etmişti. Film daha sonra yine “Endişe”de kendisine
asistanlık yaptığı sırada tutuklanması üzerine filmini tamamlayan Şerif
Gören’e teklif edilir. Filmin negatifleri yurtdışına kaçırılarak
Yılmaz Güney’in de başında bulunduğu bir ekip tarafından kurgulanır.
1982’de 35. Cannes Film Festivali’ne katılarak Costa Gavras’ın
“Missing (Kayıp)” filmiyle beraber Altın Palmiye’yi kazanır.  Yol, o
sıralarda ABD’de de bile en çok izlenen yabancı filmler arasına girmesine
rağmen Türkiye’de gösterilmesi yasaklanır.

Filmin çekimleri İstanbul, Bursa, İzmir, Konya, Eskişehir, Mersin, Adana,
Bingöl, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır ve Ankara’da yapılmıştır.  Filmin
başrol oyuncularından Tarık Akan “Bana kalırsa, Yol filmi, dünyada en zor
şartlar altında çekilmiş filmlerden biri” diyerek filmin Bursa’daki
çekim macerasını şöyle anlatır: “Hızla filme başladık. İstanbul’da
hapishane sahnelerini bitirdik. Artık Anadolu’ya hareket edecektik; ilk durak
Bursa. Elimizde Bursa Sıkıyönetim Komutanlığı’nın film çekme izni
vardı. Buna karşın çekim yapmamıza izin vermediler. Tüm kapıları
çaldık, ilgili ilgisiz herkese derdimizi anlattık, iznimizi gösterdik,
olmadı. Bu arada bir de gözdağı verdiler; çekim yaparsak başımızın
derde gireceğini söylediler. Bursa il sınırlarını terk etmemiz emredildi.
Üç minibüsle Bursa’dan ayrıldık.  Minibüslerden birinin camlarını
kamuflaj yapıp, çekimi olan oyuncular ve kamerayla tekrar Bursa’ya girdik.
Aracı uygun bir yere park ettik. Kamera minibüsün içinde kaldı; çekimler
kapalı perdenin aralığından yapıldı. Dört-beş saatte gerekli sahneleri
çekip işimizi bitirdik ve Bursa’dan kaçtık”…

Filmde Tarık Akan’ın yanısıra Bursalı oyuncular Halil Ergün ve Şerif
Sezer de yeralmıştır. Ancak 17 yıl sonra ülkesinde gösterime girebilen Yol
filminin o yıllardaki koşullar nedeniyle pek başarılı olmayan seslendirmesi
yeniden yapılmış bu defa Seyit Ali rolündeki Tarık Akan’ı, “Erdal
Özyağcılar” seslendirmiştir…

1981’de çekilen “Yol” filminde önce Erden Kıral yönetmenlik
yapmıştır. Ancak Yılmaz Güney’in oyuncu sayısını sınırlı tutmak
istemesi üzerine film Şerif Gören’e teklif edilerek tamamlanmıştı. Erden
Kıral yıllar sonra Yılmaz Güney’in Bursa Cezaevi’nden Isparta’ya nakli
sırasında yaşadığı iki günü beyaz perdeye “Yolda” filmiyle
aktarmıştır. Senaryosunu da Erden Kıral’ın yazdığı Yolda (2005),
Yılmaz Güney ekseninde bir dönemin gizli tanıklarını perdeye taşıyor ve
Halil Ergün Yılmaz Güney’i canlandırıyordu…

İsmail Güneş, 1999’da Cüneyt Arkın’lı “Gülün Bittiği Yerde”
filmiyle 12 Eylül ve işkence konusunu işlemişti. Bu filmden sonra 2005’te
“The İmam” adlı filmi çekmiş ve bu yüzden eleştirilmişti. Güneş bu
defa dinsel hoşgörü mesajı iletiyordu. Ancak “The İmam” sinemasal
açıdan kusurlu olduğu kadar TV’deki dizilerden fırlamış aynı oyuncular,
benzer tonlar taşıyan zorlama diyaloglarla sıradan bir film görüntüsü
veriyor, özellikle mütedeyyin kanallarda sıkça başvurulan ve kaderci bir
yaklaşımla ele alınmış “sır kapısı”,  “gönül gözü” gibi
benzeri yapımları tekrarlamaktan ileri gidemiyordu.
“Gündoğmadan” yönetmenin 35 mm’lik ilk uzun metrajlı filmi. 2004’te
kendisiyle yapılan bir söyleşide “Gün Doğmadan filminde kaderi anlattım.
İnsanın yazılı kaderinden kaçamayacağını anlattım.” diyordu.  Bir
akrabasının cenazesini memleketine götürmek için yola çıkan bir karı
kocanın hayatı bu seyahat sırasında altüst olur. Polisten kaçan bir çete
tarafından yolda rehin alınan genç çift çaresizlik içinde kurtuluş
yolları aramaya başlar…
Sunay Akın 9 Ekim 2005 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yazdığı “Denizi
göreceksin sakın şaşırma!” başlıklı yazıda “Yıkıntı Mustafa’nın
dünyası ‘Gündoğmadan’ adlı filmde görünür. 1986 yılında çekilen bu
filmde, küçük bir rol de Yıkıntı Mustafa’ya verilir ölümünden önce”
diyordu.  Bursa’nın meşhur simalarından Yıkıntı Mustafa’yı şair
Sunay Akın’ın kaleminden aktarayım: “Gemlik’te yaşayan ve şoförlük
yapan ‘Yıkıntı Mustafa’ biriktirdiği yüzlerce şişeyi kamyonun
arkasına yükleyerek, 1974 yılında, karısı ve çocuğuyla Karsak
Boğazı’na gelir. Gemlik’e beş kilometre uzaklıktaki bu yerde, derenin
kıyısına şişelerden lokanta ve ev konduran Yıkıntı Mustafa, ilkokul
mezunu olmasına rağmen yaptığı çarklarla da sudan elektrik elde eder.
Zamanla bir de cami yapar derenin kıyısına. Tabii yine şişelerden!”…
İsmail Güneş filmini “Biz ilk defa Türk Sinemasında bir şeyi daha
yaptık. Hiç görülmedi, incelenmedi. Cünüplüğün acısını çeken bir
adamın hikâyesi de vardı içinde. Gece hamamcı olmuş, yıkanamamış,
gusül abdesti alamamış. Vuruluyor, ölüm acısını değil, o şekilde
öleceğinin acısını çekiyor, ‘beni yıkayın’ diye yalvarıyor”
sözleriyle özetliyordu.

Filmlerini din konularında seçen yönetmenler yaptıklarına artık “Beyaz
Sinema” adını veriyorlar. Eskiden milli sinema denirdi. İsmail Güneş
işte bu çizgide bir yönetmen olarak kabul ediyor kendini…
Gemlik, Bursa’nın 30 km. kuzey batısında, Marmara Denizi kıyısında
kendi adıyla anılan körfezdeki ilçesidir. Bursa’nın diğer ilçelerine
nazaran Gemlik’i daha fazla sevmişimdir. Sanırım körfezde denizle iç içe
olduğundan bana da tabiatla içli dışlı olma duygusu veriyor. Son gidişimde
de bu duyguyu yeniden tadmak istedim.
Celal Yalınız (nâm-ı diğer Sakallı Celal)’ın dediği gibi, kimimizin
yüzü hep batıya dönmüş, kimimiz neden sürekli doğuya gitme uğraşı
verir anlayabilmiş değilimdir.  Niye korkuturlar ki bizi birbirimizden.
Mahalle baskısı dedikleri ne menem şey bu olsa gerek. Gemlik’te hangi akla
hizmetse bir nevi harem selâmlık uygulaması çarpmıştı gözüme. Sahildeki
en müstesna çay bahçesinde bile “aileye mahsustur” tarzı yaklaşımla
karşılaşıyorsunuz. Oysa sadece denize daha yakın durmak şöylebir
çaylarınızı yudumlayıp gazetenize gözatmak isteyemez misiniz? …
Eğer kendimiz gibi olamayacaksak herşeyi örneğin Maalouf’un tarih
bilgesi, çok dil konuşan karakterlerinden birisi gibi mi okumak gerekiyor.
Bakın içimizden birisi, Adalet Ağaoğlu Öksüz Bayram’ın birkaç saatlik
yolculuğunda ne güzel anlatıyor Gemlik’i: “Yolun solunda bir su akıyor.
Karsak Suyu. Güzel, köpürerek akan bir su. Az sonra hemen sağına geçiyor.
Basamaklardan atlaya zıplaya, taşa kabara akıyor. Bayram, özlemle bakıyor
suya. Ona ulaşabileceği bir fırsat kolluyor. Ama daha göz açıp
kapayıncaya dek suyun yoldan iyice uzak düştüğünü anlıyor… Gemlik
Körfezi, hemen ayaklarının altında. Tuğla fırınlarını, konserve
fabrikalarını, yazlık blok konutları, Deniz Kuvvetleri dinlenme yerlerini,
tersanesini ve daha bir-iki öteberisini kendine çerçeve etmiş. Çok eski bir
yağlıboyanın vernikli dişbudakla çerçevelenmesi. Kimyevi gübre kokusunun
kaplıca kokusuna karışması. Bir zeytinliğin uzakta bir zırhlıyla
tokalaşması. Bir boru fabrikasının bir reçel fabrikasına dil çıkarması.
Bir tepenin bir ovayla kavgaya tutuşması. Bir kavaklığın, üstüne yama
vurulan asfalta üzülerek bakması. Yine de uzağında kalması. Bir martının
bir yakıt tankeri üzerinde kanat çırpması. Ve güneşin, bütün bunları
kuşatıp aynı kaba tıkması”…
“Sarı Mercedes” filmi Adalet Ağaoğlu’nun “Fikrimin İnce Gülü”
adlı romanından uyarlanmıştı. Balkız adını verdiği arabasıyla
Almanya’dan yola çıkan gurbetçi Bayram’ın Kapıkule’den başlayıp
akşam gün batarken ulaştığı Ballıhisar adındaki köyünde hazin bir
şekilde son bulan bir günlük yolculuk öyküsünü anlatır: “Almanya’ya
çalışmaya gidip, para biriktirerek bir araba almayı düşleyen bir adam, bu
uğurda en yakın arkadaşına kazık atar, sevdiğini pervasızca geride
bırakır. Sonunda emellerine kavuşur. Almanya’dan Türkiye’ye dönüş
yolu boyunca kendi kendisiyle hesaplaşır. Ancak birçok güzelliği
çiğneyerek sahip olduğu sarı mercedes’i ona yar olmaz ve memleketine
gittiğinde bir kaza yapar” (kapak yazısı).

“Fikrimin ince gülü / Kalbimin şen bülbülü
Fikrimin ince gülü / Kalbimin şen bülbülü
O gün ki gördüm seni / Yaktın ah yaktın beni…

Bayram, önce içinden, sonra usuldan, sıra ‘O gün ki gördüm seni’ye
gelince de, bütün sesini koyvererek şarkıya katılıyor. Özel deri
geçirilmiş direksiyon, ellerinin altında seviliyor. Bayram, direksiyonu sağa
büküyor, okşayarak. Sola büküyor okşayarak. Ağzında şarkı, önde
parıldayan yıldıza, derken, güzel bir eğimle ön camın dibine doğru
uzanıp gelen motor kapağının süzülmüş balrengine bakıyor…”
(Fikrimin İnce Gülü, 18.baskı, s.38).

Adalet Ağaoğlu yaşamı, yazarlığı, politik görüşleri ve tavırları
sebebiyle basında adı sık sık duyulan edebiyatın önemli ustalarından.
Kitapları yasaklanan, yargılanan, sürekli tartışılan ismi. Fikrimin İnce
Gülü romanı 1976 yılında kaleme alınmış 1981’de 4. baskısında
toplatılmıştı. Dış göç olayını ele alan ilk filmi “Otobüs”te
sansüre takılan ancak Danıştay kararıyla gösterim izni alan Tunç Okan,
romandan senaryolaştırılarak yapılan bu filminde yazarının sözleriyle
“otoriter kurumlara karşı tavrı budanmış ve içeriği boşaltılmış”
olarak çektiği için eleştiriliyordu.

1994’te yayınlanan “Sinemada Yedinci Adam” adlı kitapta Dr.Oğuz Makal
“Göç” olgusunun sinemadaki yansımalarını çevrilen filmlerin
çözümlemeleriyle beraber elealmıştı. Dış göç konusunun da Türk
edebiyatında bir “düzen sorunu” olarak ele alındığını vurgulayan
Makal, Sarı Mercedes’le ilgili olarak “Adalet Ağaoğlu’nun değişmeyi
ve değişememeyi anlattığı roman, uzun bir yapım sürecinden sonra Tunç
Okan tarafından ortaya çıkartıldı” demektedir. 1960’larda başlayan
yoğun dış göç bir devlet politikası olarak benimsenmişti. “Bitmeyen
Göç”te ünlü ‘Gastarbeiter’ konuk işçi kavramı bu dönem oluşuyor
diyordu Nermin Abadan Unat (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2002)
“Almanya’da yabancı Türkiye’de Alamancı” sayılan, sınıfının ve
konumunun bilincinde olmayan arabasını herkesten çok seven sadece Almanyalı
işçi Bayram değildi tabii, yıllar önce yapılan bir araştırma da Mercedes
otomobillere Almanlardan çok Türklerin sahip olduğunu göstermemiş miydi?…
İlyas Salman’ın rol aldığı “Sarı Mercedes” filmindeki yol
sahnelerinden birinde üstünde Bursa yazan bir trafik levhası dikkat
çekmektedir. Tunç Okan’ın Adalet Ağaoğlu’nun “Fikrimin İnce
Gülü” adlı romanından uyarlama filmin (1987) bazı sahneleri
Bursa-İnegöl civarında çekilmiştir. İnegöl’de en göze çarpan yapı
grubu İshak Paşa Külliyesi ve çevresi. Külliye 1482’de inşa edilmiş.
Camii, medrese ve türbeden oluşmakta. İnegöl’ün tam merkezindeki
çarşının içinde yer alıyor. Burada yemiş meşhur İnegöl köfteyi
Öksüz Bayram.  Son gidişimde benim İnegöl’deki köftecilerin çokluğu
kadar pastacıların da varlığı da dikkatimi çekmişti.

Araba Sevdası romanında geçen arabanın renginin de sarı olması enteresan.
Araba Sevdası Osmanlı Devleti’nde Tanzimat döneminde yanlış
batılılaşmanın etkisini aktaran bir romandır. Recaizade M.Ekrem’in
yazdığı roman ilk realist roman kabul edilir. Daha sonra çekilen Aydan
Şener’in de rol aldığı TV dizisinin, Fikrimin İnce Gülü romanıyla isim
benzerliği dışında hiç bir alakası yoktur…

Antalya Film Festivali bu yıl Ferzan Özpetek’in son filmi “Mükemmel Bir
Gün”le başlıyor. 2005’te uluslararası nitelik kazanan festivalin daha
önce jüri başkanlığını da yapan Ferzan Özpetek  şimdiye kadar
sırasıyla Hamam (1997), Harem Suare (1999), Cahil Periler (2000), Karşı
Pencere (2002), Kutsal Yürek  (2005) ve Bir Ömür Yetmez (2007) adlı filmlere
imza atmıştı. Bol ödüllü “Cahil Periler” filminde İtalya’da Nazım
Hikmet’le ilgili oluşturduğu gündemle dikkat çeken yurt dışındaki
temsilcimiz, hakkında “Daha çok, bireylerin kimlik bunalımlarına, onların
duyguları üzerinden yaklaşıyorum” dediği başarılı bir işkadınının
herşeyi bir kenara iterek yoksul insanlarla dayanışmasını anlattığı
“Kutsal Yürek” filminde de yankı yaratmayı başarmıştır.

Bursa’da çekilen Haluk Bilginer’li filmlerden bir tanesidir ayrıca Harem
Suare. Sultan rolünde oynayan Bilginer dışında ilk filminde Bursalı
oyuncuları buluşturan Ferzan Özpetek Harem Suare’de “Şerif Sezer”e de
rol vermiştir. Sarı Mercedes’te gümrük memuresi rolünde oynayan ve
filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu olan Serra Yılmaz ise Harem Suare’de harem
kalfası Gülfidan rolünde yeralmıştır.

Saray, Harem ve Hamam… Her üçü de kimine göre bir muamma kimine göre bir
tabu kimine göre mahrumiyet kimine göre ise mahremiyet bölgesiydi. Filmdeki
replikte geçtiği gibi burada içerde (haremde) kalfa Gülfidan’a göre
önemli olan üç şey vardı: Aşk, iktidar ve korku.

Harem denince aklıma “Erzurum Yolculuğu” gelir. Ataol Behramoğlu’nun
Puşkin’den çevirdiği kitaptaki harem şöyleydi: “Ben bu sırada çevreme
bakınırken tam kapının üstünde yuvarlak bir pencerecik; pencerecikte de
meraklı, kara gözleriyle fıldır fıldır bakan beş altı tane yuvarlak
başçık gördüm. Buluşumu tam Bay A.’ya söylemek üzereydim ki, başlar
kımıldadı, gözler kırpıldı, birkaç parmakçık susmam için gözdağı
verdi bana. Boyun eğdim ve buluşumu kimseyle paylaşmadım. Hepsi de hoş
yüzlerdi; fakat hiçbiri güzel değildi”…
Bu satırlar Aleksandr Puşkin gibi gerçekçi ve insancıl büyük bir Rus
yazar tarafından kaleme alınmıştır ancak bilhassa temel bir öğesi olarak
17.Yy’daki birtakım Batı’lı oryantalist yazarlara ait harem hakkındaki
görüşler ise kimilerine göre çoğu zaman fantazya-romantizm karışımı
birçok ön bakışı sergilemekteydi. Çünkü oryantalizm (Doğuculuk) itaat,
atalet, güçsüzlük, kadına şiddet gibi birtakım unsurlar içermektedir…
15.Yy’da Fatih’in yaptırdığı Topkapı Sarayı yüksek duvarlarla
çevrili müstahkem bir kale görünümünde idi. 360’dan fazla odasıyla
Harem bölümü ise 16.Yy’da eklenmişti. Amerika’da ilgiyle karşılanan
“Üçüncü Kadın”, “Harem: Peçeli Dünya” ve “Gözyaşı Sarayı”
gibi kitapların yazarı Alev Lytle Croutier’in haremdeki cariyeler
hakkındaki şu sözleri dikkat çekicidir: “Bir kere çok güzeller, çünkü
seçilmiş kadınlar. Aynı zamanda hepsi esir. Saraya girdiklerinde eğitim
almaya başlıyorlar. Herkes yeteneğine göre yönlendiriliyor. Çok güzel
olanlar ayrılıyor. Sesi güzel olanlar şarkıcı, iyi nakış işleyenler
nakışçı oluyor. Sonra kadınlar devri başlıyor. Esir olan kadınlar, bu
esaret altında bile güç kazanıyorlar ve ülkeyi yönetmeye
başlıyorlar…” (Tempo, 2004, Sayı 29/866, s.75). Kimi yazarlar ise
“Bunların hiçbir suretle gerçekle ilgisi yoktur. Çünkü bu cariyelerin
çoğu hizmetçidir.  Hatta daha ileri giderek bu cariyeler arasında dilsizler,
maskaralar, zenciler, cüceler de vardır. Bunların arasında yaşlı
kadınların olduğu da görülmektedir” diyerek farklı yönden
yaklaşmaktadır (Muammer Gökçin, Zaman) .
Ferzan Özpetek batıyla oryantilizmi bir araya getiren filmlerin yönetmeni.
Ferzan Özpetek’in başarısını İtalyan Sineması’ndaki tıkanıklığa
bağlayanlar olduğu gibi Batı’nın oryantalist bakışını beslemesinden
dolayı olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır. Özpetek, ilk üç filmindeki
başarıdan sonra İtalya’da sinemaya yön veren üç yönetmenden biri olarak
nitelendirilmişti. Türk-İtalyan-Fransız ortak yapımı “Harem Suare”
Osmanlı Sarayında bir cariye ile onu padişahın bir gözdesi haline getirmeye
uğraşan harem ağası arasındaki bir aşkın (tabii suç ortaklığının da)
öyküsü olduğu kadar Osmanlı Haremi’nin kapanmaya yüz tuttuğu son
günlerinde haremdeki cariyelerin trajedisini insalcıl ve romantik açıdan
yaklaşarak yansıtıyor. Hamam filminde “hamam” motifiyle oryantalist bir
yaklaşım sergileyen Ferzan Özpetek “harem” motifini de Harem Suare’de
kullanarak Osmanlı saray yaşamından bir kesiti verdiği Harem Suare’nin
jeneriğinde “Bu filmdeki olaylar hayal ürünüdür” demeyi de ihmal
etmiyor…
Hamam Roma ve Bizans kültüründe önemli bir yer tutmaktaydı. Osmanlılar
zamanında gelişen hamam kültürü de Bursa alındıktan sonra şehre hamamlar
inşa edilmesiyle sürmüştür. Bursa bölgesinin tarihi Kalkolitik (M.Ö.
5000-3500) döneme kadar uzanmaktadır. Bursa ile ilgili ilk kesin bilgiler
M.Ö.700’lere dayalıdır. Bu yüzyılda İskit saldırılarından kaçan
Bithinyalılar, Bursa’ya yerleşip kısa sürede sınırlarını
genişletmişlerdi. Şehri kuran kişi Bitinya Kralı Prusias’tır. Yapımına
Bitinyalılar döneminde başlanan Bursa Kalesi’nin 3.5 km uzunluğundaki
surlarından günümüze ulaşan devede kulaktır…

Bilge Umar’a göre Prusias’a bir hisar kentinde babasının başkenti
Nikomedia yani İzmit’te doğduğu için hisar kentinin insanı, hisar kentli
anlamında Pusassuwas gibi bir ad verilmiş ve o isim Helen ağzında
Prusias’a çevrilmişti, Prusias da kendi kurduğu kente adını anımsatsın
diye Prussa adını vermişti (Rana Aslanoğlu, Kent Kimlik ve Küreselleşme).
Roma egemenliği ise Bursa’da Bitinya Kralı 4.Nikomedes’in M.Ö. 74’de
ülkesini Roma İmparatorluğu’na bağışlamasıyla başlar. Böylece Roma
Devletinin bir eyaleti olan Bursa kaplıcalarından dolayı Roma döneminden
beri kullanılan bir sağlık merkezi olarak da anılacaktır. Kaplıcalarıyla
ünlü şehirde Romalılardan sonra Bizanslılar da kaplıcalar yaptırır.
Bursa’ya 525 yılında Jüstinyanus zamanında 4 bin kişilik ordusuyla Bizans
kraliçesi Teodora’nın da gelerek kaldığı ve eğlenceler (hamam sefaları)
düzenlediği söylenir. Çekirge semti bugün bir kaplıca merkezi gibidir.
Harem Suare filminde görünen hamam sahneleri burada çekilmiştir…

Hamam filmi ABD’nde bir yıl boyunca kesintisiz olarak gösterimde
kalmıştı. Filmde Halil Ergün ve Şerif Sezer de rol almıştı. Bursa’nın
yetiştirdiği en önemli sanatçılardan birisi olan “Halil Ergün” İznik
ilçesinin Müşküle Köyü’nde doğmuştur. Adana’da düzenlenen 15. Altın
Koza Uluslararası Film Festivali’nde “Yaşam Boyu Onur Ödülü”nü Türk
sinemasının diğer ustalarından Halit Refiğ ve Selda Alkor’la birlikte
almaya hak kazanan Ergün, Yolda, Mum Kokulu Kadınlar, Yolcu, Mavi Sürgün,
72. Koğuş, Katırcılar, Sis, Kırlangıç Fırtınası, Kırık Bir Aşk
Hikâyesi, İzin gibi pek çok filmde de adından sözettirmeyi başarır. 1987
yılında Erdoğan Tokatlı tarafından çekilen “72.Koğuş” adlı Orhan
Kemal’in 1953’te yazdığı öyküden uyarlanan filmde Orhan Kemal rolünü
oynar. Orhan Kemal’in cezaevindeki gözlemlerine dayanan öykü Nâzım
Hikmet’le beraber kaldığı Bursa Hapishanesinin bir yoksul koğuşundaki
mahkûmların yaşamını anlatıyordu. Nâzım Hikmet’in Bursa Hapishanesi’nde
1941’den sonra kaldığı dönemi aktaran 2007 yapımı “Mavi Gözlü Dev”
filminde ise odası Nâzım Hikmet’in 1944’te Bursa Hapisanesi’nde
yaptığı bir resimden esinlenerek Beykoz’da kurulan bir cezaevi setinde
gerçekleştirilebilmiştir.

Kemal Tahir’in “Yorgun Savaşçı” adlı romanının önemli bir
bölümü de Bursa’yla ilgilidir.   12 Eylül’den önce çekilip 1980
yılında önce yasaklanıp sonra yakılan film-roman Halit Refiğ tarafından
TRT’ye dizi olarak çekilmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın az öncesi ve az
sonrasını anlatan ve İstanbul, Bandırma, Akhisar, Manisa’ya yakın bir köy
ile Bursa arka planlarında geçen romanın ilgili bölümü 2000’de
Bursa’da düzenlenen 6. Avrupa Filmleri Festivali-Gezici Festival”inde
“Siyahperde-Türk Sinemasında Sansür” konulu panelde tartışılmış,
aynı festival kapsamındaki “Türk Sineması’nda Sansür” adlı bölümde
sansüre uğramış Türk filmleri de gösterilmiştir…

“Fasulye”, bir komedi filmi. TV’de hala tekrarları gösterilen Türkan
Şoray’lı, “Haluk Bilginer”li “Tatlı Hayat” dizisinin yönetmeni
Bora Tekay’ın ilk uzun metraj film denemesi. Yeterince organize olamamış,
sorunları zaman zaman yasadışı yollara havale edilen günlük yaşamın
çıkar çatışmalarına dönüştüğü  bu yüzden mafyatik örgütlerin
cirit attığı toplumda bilgisizliğin “şeyh uçmaz müridi uçurur”
misali halkın dinsel zaaflarından yararlandığı cehaletin kol gezdiği
ortamlarda bir takım düzenbazların giderek baş köşelere oturmaları
istenmeyen fakat muhtemel bir sonuçtur. Bursalı yönetmen Bora Tekay mafya
dizilerinden yola çıkarak “Fasulye”de karikatürize edilmiş mafya
tiplemeleri ve bilge karakteriyle farklı bir mizah anlayışı yakalamaya
çalışıyordu.

Filmin başında Selim Erdoğan’ın köydeki emekli vergi iade zarflarını
şehre götürmek için hazırlık yaptığı sahneyle, Kutay Köktürk’ün
şoför olarak göründüğü sahnelerde Cumalıkızık Köyü çok belirgindir:
Dar sokaklar, eski evler ve köylüler vs. Filmin kapanış jeneriğinde de
“Cumalıkızık halkına katkılarından dolayı teşekkür ederiz” deniyor.
Bursa plakalı araçlardan ikisiyle “fa-sul-ye” sözcüğünün
oluşturulması da ilginçtir. Film, karakterlerden ziyade tiplemeler üzerine
oturmuştur; “Çiçek Taksi” dizisiyle tanınan Selim Erdoğan nerdeyse 2
saatlik film boyunca dilsiz olmadığı halde hiç konuşmayan saf ve iyi
niyetli genci oynayarak Türk sinemasındaki en ilginç rollerden birini
gerçekleştirmiştir…

Son dönemde mafya tiplemeli dizi ve filmlere elatan başka bir isim Serdar
Akar, 2000’de “Dar alanda Kısa Paslaşmalar”la bir kenar mahallede
yaşanan sıcak ilişkiler, komşuluklar, aşklar ve öte yandan mahallenin
futbol takımının amansız profesyonel olma mücadelesini aktarıyordu. Fahir
Atakoğlu’nun müziği eşliğinde baştan sona Bursa fonunun hakim olduğu
filmde 12 Eylül sonrası bir dönemi Bursa manzaralarını kullanarak insan
ilişkilerinin bir kesiti olarak yansıtmaya çalışılıyordu: Kayrak taşlı
dar Cumalıkızık sokakları, Muradiye, tarihi Koza Hanı, eski Tophane evleri,
amatör takımlara ait bilindik topraklı sahalar, Yenişehir’de bir
mahalle…

Dar alanda Kısa Paslaşmalar tamamı Bursa’da çekilen bir film. Oyuncu
kadrosunda birçok Bursalı oyuncu yeralmıştır. Filmin ikinci galası da
Bursa’da yapılmıştır. Filmde “Kurtuluş” ve “Cumhuriyet”
filmlerinde de yer alan Savaş Dinçel başrol oynuyordu. Filmin başrol
oyuncularından birisi de “Erkan Can”dır. Bursa’da yetişen oyuncu bir
söyleşide (Alper Turgut, 26 Temmuz 2008, Milliyet) o günleri şöyle
anlatıyor: 1 Ocak 1958 günü Bursa’da doğmuşum. İlk öğretmenim
babamdı. Ben ne öğrendiysem babamdan öğrendim, onun etkisiyle büyüdüm.
İyi bir insan olmamı istedi, ben de ona verdiğim söze sadık kaldım.
Çocukluğumda tamirhanede çalıştım, İznik gölü kenarında, Yeni
Sölöz’ün üstü Bayırköy’de inek, koyun keçi güttüm. Cumartesi ve
Pazar günleri de atlardık mobiletle, Kumla, Mudanya sahilleri ve Burgaz’a
giderdik. Tiyatro ilk göz ağrımız. Bu heves, 1974 yılında Bursa Devlet
Tiyatrosu, Ahmet Vefik Paşa Sahnesi’ndeki tiyatro kurslarına gitmemle
başladı. Mahalledeki ağabeyler, güzel ağabeyler önayak oldular. Onların
kestiği racona uyduk, buralara dek geldik.  O yıllarda okulda boykot, gençlik
derneklerinde tiyatro yaptık. Folklor ile uğraştık, maçlarda amigo olduk
hatta kaleciliğe soyunduk”…

Erkan Can, Zeki Ökten’in 1986 yılında çektiği “Davacı” filminde
seyyar satıcıyı oynayarak girmişti sinemaya. Daha sonra TRT’deki “Bizim
Çocuklar” dizisinde oynamıştı, “Mahallenin Muhtarları” dizisiyle
tanınmıştı. Özellikle canlandırdığı “Temel” karakteriyle büyük
sükse yapmıştı. Serdar Akar’ın düşük bütçeyle çekilen ilk uzun
metrajlı filmi “Gemide” ile Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde
“En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü almıştır. Ardından “Dar Alanda
Kısa Paslaşmalar”, “Yazı Tura”, “O Şimdi Mahkûm” ve “Takva”
gelir. Atilla Dorsay “Erkan Can’ın tek kelime ile mükemmel oynadığı
Takva gösterime girdiğinde kıyamet kopacak. Benden söylemesi…” dedikten
sonra kıyamet kopmaz ama oyunculuğunu konuşturur ve “Takva”daki rolüyle
Antalya’da ikinci Altın Portakal’ını kazanır…

Dar kadroyla çekilen ilk filminin aksine geniş ve tanınmış kadrosuna
rağmen Serdar Akar “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”da konuyu yine bu defa
bir mahalle çerçevesinde kişisel yaşam ve bireysel sorunlarla sınırlı
tutuyor.  12 Eylül tüm hızıyla sürerken “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”
futbola sığınan insanların bir anlamda dar bir alana hapsedilmiş
insanların kendi aralarındaki paslaşmalarını konu alıyordu:

“Bizim takım. Hep yeşil kalan çamlar ve hep sararan çınarlar. Hayatta
Torba, yeşil kalmakta var, sararmakta. Dağın rengi bunlar, dağın
rengi!”…

Gemide filminde konu gerçek bir kum kosterinde geçiyordu. Birkaç gün önce
Cumalıkızık’a Baykal da uğramış. Gazetenin biri “CHP lideri Deniz
Baykal, Bursa’daki tarihi Cumalıkızık mahallesinde akan suyun üzerinden
çevik bir hareketle atladı” diye haber yapıp bir de resmini basmıştı.
Liboşluk yarışında öyle bir dönem geçiriyoruz ki kimse kimseye meydanı
bırakmak istemiyor aslında. Gemi denince şu ara aklıma hep Deniz Baykal’la
Başbakan arasındaki “Gemi mi Gemicik mi?” tartışması gelir.

Cumalıkızık’ta her sokakta özellikle köylü kadınların hediyelik eşya
ve yöreye özgü yiyecekleri sattığına şahit oluyorsunuz. Ben de bir gemi
aldım Cumalıkızık’ta. Gemi dediysem Baykal’ın ifade ettiği tarzda
değil. Benimkisi el yapımı, 1 YTL’lik ahşap yelkenli biblo bir tekneydi
sadece. Burak Erdoğan’a ait “boyu 94 metre, eni 16 metre”lik gemicikten
değil yani. Ölçtüm, eni 2 cm, boyu 10 cm ve yüksekliği 8 cm geliyordu.
Çeşit bol ama onların yaptığını plaza kültürüyle karıştırmamak
gerekir kendi ürettiklerini değerlendirmeye çalışıyorlar çünkü…
Cumalıkızık’ta çekilmiş filmlerden bir tanesi de “İçerideki”
filmi. Bursalı yönetmen Ahmet Küçükkayalı, psikolojik-gerilim türündeki
film için Bursa’nın doğası ve otantik evleriyle ünlü Cumalızık ve
Gölyazı köylerini kullanmış. Filmde modern dünyadan yalıtılmış bir
köyde bir yabancının gelişiyle yaşanan esrarengiz olaylar aktarılıyordu.

“Gölyazı” da eski bir Rum köyü. Uluabat gölü kıyısında küçük
bir yarımada üzerinde kurulmuş çok güzel bir köy. Bithynia döneminden
kalma antik kalıntılar üzerinde bulunmakta; göl ve çevresi sit alanı.
İstanbul’u başkent yapan Konstantinus çocukluğunu burada geçirmiş, annesi
Helena’nın ailesi bu civarlardaki Drepenum Köyündenmiş. Zeytinlik ve
sazlıklarla çevrili gölde bulunan Manastır adasında H.Constantinus ve
Helena Kilisesi yeralmakta. Prof.Dr.Necmi Gürsakal romanı “Floransalı
Karlo”ya burada mülhem olmuştur kesin. Bir kadraja sığdırılabilecek tüm
güzellikler mevcut çünkü: Antik yapılarla balıkçı ağları, durgun suya
vuran güneş, gölde yüzen kayıklar ve kuşlar… hepsi birden eşsiz bir
komposizyonu tamamlıyor.

Geçim kaynağı sadece balıkçılığa dayanan köyde geçen yıl bir
belgesel çekilmiş ve İstanbul, Adana ve Nürnberg’teki film festivallerinde
birincilik ödülü kazanmış. Emine Emel Balcı’nın yönettiği “Gölün
Kadınları” adlı film geçim sıkıntısı yüzünden eşleriyle birlikte
balıkçılık yapan köylü kadınların fedakârlıklarını anlatıyordu…

Gölge oyunları, doğu kültürlerine özgü bir sanat. Rivayete göre,
eşinin ölümüyle yıkılan Çin hükümdarını teselli etmek isteyen adamın
biri beyaz bir perdenin arkasından geçirdiği kadın gölgesini ölen kadın
yerine koyup ona takdim etmiş. Böylece gölge oyunu başlamış.

Karagöz ve Hacivat figürleriyse 650 yıllık bir geçmişe sahiptir. Orhan
Gazi döneminde Bursa Ulucami inşaatının demirci ustası kambur Baki Çelebi
(Karagöz) ile duvarcı ustası Halil Hacı İvaz’ın (Hacivat) nükteli
atışmaları giderek geleneksel Türk tiyatrosunun temel taşı haline gelerek
Osmanlı eğlence kültürü içinde önemli bir öğe haline dönüşür.
Gölge oyunu panayır ve eski bayram eğlencelerinin vazgeçilmezlerinden olur.
İlk gösterinin Karagöz’ün Bursalı olması sebebiyle Bursa’da
sergilendiği belirtilmektedir. Sabahattin Eyüboğlu 1972 yılında
“Karagözün Dünyası” adlı bir belgesel çekmiştir.

2005’te Ezel Akay Bursa Orhaneli ilçesinde kurulan bir platoda Hacivat ve
Karagöz’ün hikâyesini filme de çekti. Sinemamızda şimdiye kadarki en
titiz ve kapsamlı çalışma örneklerinden birisini sergileyen “Hacivat,
Karagöz Neden Öldürüldü?” filminde dekor ve kostümler, akıcı ve masalsı
anlatım, güncel mesaj ve taşlamalar da dikkat çekiyordu. “Haluk
Bilginer”in usta oyunculuğunun da katkısıyla çağdaş bir üslupla konuyu
ele alan yönetmen Ezel Akay pek alışılmamış bir mizah duygusu taşıyan
farklı film ortaya çıkarmıştır. Hüznün yergi ile harmanlandığı
Hacivat, Karagöz Neden Öldürüldü? iyi bir kara mizah örneği ve
Bursa’dan Türk sinema tarihine önemli bir film olarak armağan gidiyor.
Bursa’ya özgü bir dönemde Hacivat ve Karagöz’ün Bursa’da tanışması
görsel şölen eşliğinde aktarılıyor.  14. Yy’da Anadolu’dan gelen
insanlarla gitgide kalabalık bir yer haline gelmeye başlayan Bursa, Moğol
istilasından kaçan beylik liderlerine de kucak açmıştır. Cami inşaatında
çalışmak üzere Bursa’ya gelen Hacivat ve Karagöz arasında  da yakınlık
doğar. Atışmaları kulaktan kulağa yayılmaya, inşaatı yavaşlatmaya
başlarlar. Fakat dile getirdikleri gerçekler, eleştirdikleri isimler
rahatsız olunca her ikisi de cami bahane edilip kafaları kesilerek idam
edilir.

Zeki Demirkubuz, Akay’ın filmini dönemin en iyisi olarak göstermiştir…
Ömer Kavur ilk filmi “Yatık Emine”de, Refik Halit Karay’ın “Memleket
Hikâyeleri” adlı kitabındaki bir öyküden yola çıkarak bir hayat
kadınının sürgün edildiği taşra kasabasında karşılaştığı trajik
olayları anlatıyordu. 1979’da yönetmen ilk kez “Yusuf ile Kenan”da da
toplumsal gerçekçi bir yaklaşımla sokak çocukları gerçeğine dikkat
çekmiştir. 2002’de çekilen “Sır Çocukları” adlı filmden sonra sokak
çocuklarının yaşamını beyazperdeye yansıtan filmlerden bir tanesine de
Bursa evsahipliği yapmıştır: “İki Koca Adam”. Özellikle çekimler
için Arap Şükrü Sokağı’nı kullanan filmde sokaklarda yetişmiş ve
yaşamını suç işleyerek kazanan iki kişinin hayatına giren bir bebek konu
ediliyor. Filmin yönetmeni Hasan Karcı. Ali Başar, Kadim Yaşar, Nilüfer
Aydan ve Sinan Bengier filmin başrollerinde yeralmaktadır.

Çalıkuşu (1966) ve İpekli Mendil (2006) gibi birçok filmin serüveni de
Bursa’da geçmektedir.

Reşat Nuri Güntekin, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni
bitirdikten sonra öğretmenliğe 1913’te Bursa Sultanisi’nde (Bursa Erkek
Lisesi) Fransızca öğretmenliği yaparak başlamıştır. Çalıkuşu adlı
romanın 1921’de gazetede tefrika edilmesiyle beraber büyük bir ün
kazanmıştır. Öğretmenlik ve müfettişlik görevi ile yakından tanık
olduğu Anadolu’daki gözlemlerini bütün romanlarında kullanan yazar
“Çalıkuşu” adlı romanı da Bursa’da kaleme alır. Cumhuriyet
döneminin ilk yıllarında yazmış olduğu roman görev yaptığı
Anadolu’da edindiği izlenimleri aktarmakla beraber toplumun ilerlemesi için
eğitim konusuna daha çok önem verilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Bursa’da yoksul bir köyde görev yapan bir öğretmenin başından
geçenleri anlatmaktadır. Tek gayesi başkalarını ve çocukları mutlu etmek
için çalışmak olan Feride Anadolu gerçeğini  gördükçe  çocuklara daha
çok bağlanmış, yaşamı bütün zorluklara rağmen yeni bir anlam
kazanmıştır. Romanda sözü edilen köy bugün Bursa’nın merkezinde,
Uludağ yamaçlarındaki mahallelerden birisinde yeralan Zeyniler Köyü’dür.
Osman F. Seden tarafından “Çalıkuşu” 1966’da sinemaya
uyarlanmıştır.  Filmde Feride’yi Türkan Şoray canlandırmış, 1986
yılında da Aydan Şener oynamıştır…

Sait FaikAbasıyanık onuncu sınıfta iken, Arapça hocası Salih Beyin
minderine iğne koydukları için 41 arkadaşı ile birlikte Bursa’ya sürgün
gönderilmiştir. Orta öğretimini 1928 yılında Bursa Erkek Lisesi’nde
tamamlayan Sait Faik’in ilk yazısı Milliyet Gazetesinin 9 Ocak 1929 tarihli
nüshasında yayımlanmış “Uçurtmalar” adını taşıyan yazısıdır.
Bursa’da uçurtma mevsimini dile getirir.

Yalçın Kümeli, Bursa’ya sürgün olan yazarın ilk öyküsünden yola
çıkıp 2006’da “İpekli Mendil” adlı 9 dakikalık kısa filmi
çekmiştir: “Ustabaşı Sait 1936 yılında, Bursa’da bir ipekli dokuma
fabrikasında cambaz seyretmeye giden bekçinin yerine fabrikayı korumak için
nöbet bekler. Yavuklusuna ipekli bir mendil verebilmek için hırsızlığa
gelen küçük bir çocuk yakalar. Çocuğu polise teslim etmez ve serbest
bırakır”…

Kümeli “Sis ve Gece”, “Karanlıkta Koşanlar” gibi öykü ve
romanları filme çekilen Ahmet Ümit’in “Patasana” adlı romanının
senaryo hakkını almıştır. Bu filmde de Bursalı oyuncu Ceyda Düvenci’nin
rol alacağı söyleniyor. İpekli Mendil derken Bursa’da çekilen “Yanık
Koza” dizisini de eklemeliyim. Tabii ki sayısı 18’i bulan filmde “Zeki
Müren”i de unutmamak gerekir…
M.Kemal’in son ziyaretiyle ilgili olarak “Son Balo Vals ve Zeybek” adlı 8
dakikalık bir belgesel yine Bursa’da çekilmiştir. M.Kemal Bursa’yı 17
kez ziyaret etmişti. Bunlardan birinde de ünlü “Bursa Nutku”nu dile
getirmiştir. Cumhuriyet açısından ayrı bir önem arzeden Bursa kim ne derse
desin üreten, paylaşan, çok yönlü ve çok kültürlü bir kenttir.
Çağdaş ve modern Türkiye’yi muştulayan bir kent ise mutlaka bu
niteliğine uygun değerlerle, adına yaraşır bir kimliği yansıtmalıdır.

Yorum Yapın